İLYAS UYAR

Türkler olarak Güney Korelilerle bir kan bağımız var. Kore Savaşı’nda Türkiye’nin Güney Kore’ye yardımı hâlâ akıllarda. Sanırım bu yüzden etrafta bir sürü Koreli görüyorum. Yanlışlıkla aslan kafesine girmiş bir çocuk kadar bilinçsizce iyi muhit kötü muhit ayırdetmeksizin evlerinde gibi dolaşıyorlar.

Birçoklarımızın Diyarbakır’da giremediği yerlerde turist olmaya çalışıyorlar. Sonuçta dedeleri dedelerimizin silah arkadaşları.

Çin, Japon, Korelilerde ortak özellik habire eğilip duruyorlar. Onlarla el sıkışmaya çalıştığımda elimi kendi ellerini tepsiden kahve verir gibi bana uzatıyorlar. Onlar eğildikçe ben eziliyorum ben ezildikçe onlar eğiliyor, saygıya acayip önem veriyorlar.

Kültürel birşey öğrendiklerinde çıkardıkları şaşırma ünlemini, öğrendikleri şey dünyanın en önemli ve ilk defa kendilerine açıklanmış bilgisiymiş gibi çıkartıyorlar. Bu bilgiyi veren sizseniz, kendinizi dünyanın en zeki insanı, 200 saat aralıksız belgesel izlemiş de insanlığın anahtarını veriyormuşsunuz hissini uyandırıyorlar sizde.

Korelileri bu yüzden seviyorum, onlarla sohbet etmek çok güzel.

Barış da onlardan bir tanesiydi. Şimdi size telafuz edemeyip uzun uzun okumak için bakacağınız sonra okumaya çalışmaktan vazgeçeceğiniz ismini yazmayacağım çünkü onun ismi Barış’tı ve bu topraklarda “Barış” olarak canını verdi.

İsmini dünyadaki savaşların bitmesini arzulayarak ve karşıdakini Korece ismi ile rahatsız etmemek için değiştirdiğine eminim. Dedim ya çok saygılılar.

Barış sosyoloji okuyordu, eşi de öyle. Buraya atalarının ayak izlerini izleyerek geldiler. Bu topraklarda üzüntü, savaş ve bir bağ vardı onlar için.

Barış ve eşi İsa Mesih’i uzun zaman önce öğrenmiş ve onun barış sağlayan sözü onları başka ülkelere yönlendirmiş. Türkiyede ilk önce Urfa’ya sonra Diyarbakır’a yerleşmişler. Etraflarında saygılı, sevecen, dostane olarak bilinen birisiydi. İnsanlara barışçıl yaklaşırsa ona zarar vermeyeceklerini düşünerek bu eminlikle yaklaşan biriydi. Öyle ki akşam vakti yakınlardaki kahvede oturup gece yarısına kadar etrafı ile laflayabilecek kadar yerlisi olmuştu oranın.

Biz bile etrafımızdaki insanlarla konuşmaktan çekinirken, yabancı birisi ile konuşmaktan çekinirken Koreli Barış’ın insanlardan nefret etmeyi değil onları dinlemeyi seçmesi bize garip geliyor.

Yoksa neden bir yabancı bizim bile konuşmaktan çekindiğimiz insanlarla konuşmak için akşamını harcasın.

Biz birbirimizden nefret ederken, başkasının bizi sevmesi bize ne kadar garip geliyor! Altında hemen bir bit yeniği arıyoruz çünkü biz, bizler yüreğimizin derinliklerinden biliyoruz ki işimiz düşmezse veya zorda kalmazsak biz kesinlikle böyle birşey yapmayız.

Bu yüzden Barış gibiler bize birşeyler anlatmalı.

Bu kötü ve başkasını görmezden gelen dünyada, iyilik yapmayı seven ve hayatını bu uğurda hiçe sayan insanlar var. Dışarıda bir yerlerde karşımıza çıkıp bize aslında sevecenliğin daha iyi bir şey olduğunu gösteriyorlar.

Ancak Barış öldürüldü. Bir çocuk tarafından, uyuşturucu alacak parayı temin etmek için öldürüldü.

Şu bir gerçek ki dışarıda her bir Barış için,  onları öldürebilecek yüzlerce çocuk var.

Barış’ın eşi, kocasını öldüren çocuğa ‘Bana senin cehenneme gideceğini söylüyorlar ama ben cennete gitmeni dilerim’ diye bir mektup yazdı.

Onun bu tavrı ile kötülüğün karşısında kocasının uğruna öldüğü iyiliğin sancağını dalgalandırmasını anlayamıyor olabilirsiniz.

Ancak dünyada kötülük, daha fazla kötülük yaparak bitmeyecek. İyilik yayıldıkça kötülük bitecek.

Bunu bir ana kuzusu taaaa Güney Kore’den gelip bu uğurda canını vererek mi anlatacaktı? Bilmiyorum.

Ama Barış’ın eşinin yaptığı gibi bizim de tarafımızı seçmemiz gerekiyor. Nefret daha fazla nefret mi doğursun yoksa biz de Barış’ın ve eşinin seçtiği zor yoldan mı yürüyeceğiz?

Yarın bir Koreli görürseniz eğilerek selam verin ve bu değerleri bize hatırlattıkları için bir teşekkür edin. Belki Barış’ın kaybını bu şekilde telafi edebiliriz.

Esenlikle kalın…